Fed.Denetim Kurulu Başkanı; Hacı Veli Körpe Yazdı! "8 Mart Kadınlar Günü"

Sayın Yozgatlı Dernekler Federasyonun WEB sayfasını takip eden hemşerilerim; Sayın Federasyon Başkanım, Federasyon Başkan Yardımcılarım, Yönetim, Denetim ve Disiplin kurulu üyelerim, Dernek Başkanlarım çok muhterem hanım efendiler ve izleyiciler, kıymetli zamanlarınızı ayırarak bu günkü 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle aşağıda arz edeceğim hususları okumak için 5-10 dakikanızı ayırsanız memnun olacağımı ifade etmek ister, saygılarımı sunarım. Zaman ayırıp okuduğunuz içinde çok teşekkür ederim. Değerli WEB sayfa izleyicileri; Süregelen geleneklerin, tahrif edilmiş dini metinlerin ve kültürel telakkilerin gölgesinde gelişen olumsuz kadın algısı, tarih boyunca olduğu gibi bugün de gündemimizi meşgul etmektedir. Kadının varoluşsal değeri, onuru, toplumsal konumu, hakları ve sorumlulukları gibi bir dizi başlıkta konuşmaya devam etmekteyiz. Geçmişi doğru okuyan, bugüne hitap eden ve geleceğe ışık tutan sonuçlara ulaşabilmek için konuşmalarımızın sağlıklı bir zemine oturması büyük önem taşımaktadır. Söz konusu zemin ise, kadını “ insan” yani “yeryüzünün şerefli halifesi” (Yer yüzünde en değerli varlık) olarak tanımlamak üzerine şekillenir.

Fed.Denetim Kurulu Başkanı; Hacı Veli Körpe Yazdı! "8 Mart Kadınlar Günü"

Sayın Yozgatlı Dernekler Federasyonun  WEB sayfasını takip eden hemşerilerim; 
    Sayın Federasyon Başkanım, Federasyon Başkan Yardımcılarım, Yönetim, Denetim ve Disiplin kurulu üyelerim, Dernek Başkanlarım çok muhterem  hanım efendiler ve izleyiciler, kıymetli zamanlarınızı  ayırarak bu günkü 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle aşağıda arz edeceğim hususları okumak için 5-10 dakikanızı ayırsanız memnun olacağımı ifade etmek ister, saygılarımı sunarım. Zaman ayırıp okuduğunuz içinde çok teşekkür ederim.
    Değerli WEB sayfa izleyicileri;
    Süregelen geleneklerin, tahrif edilmiş dini metinlerin ve kültürel telakkilerin gölgesinde gelişen olumsuz kadın algısı, tarih boyunca olduğu gibi bugün de gündemimizi meşgul etmektedir.
    Kadının varoluşsal değeri, onuru, toplumsal konumu, hakları ve sorumlulukları gibi bir dizi başlıkta konuşmaya devam etmekteyiz.  Geçmişi doğru okuyan, bugüne hitap eden ve geleceğe ışık tutan sonuçlara ulaşabilmek için konuşmalarımızın sağlıklı bir zemine oturması büyük önem taşımaktadır. Söz konusu zemin ise, kadını “ insan” yani “yeryüzünün şerefli halifesi” (Yer yüzünde en değerli varlık) olarak tanımlamak üzerine şekillenir. 
    Kadın algısı üzerindeki çalışmalarda yer alan birden fazla makale ve tebliğ farklı açılardan kadın konusunu ele alsa da, aslında vurgulamak istedikleri ortak nokta şudur; Her şeyden önce, Kadın ve erkek, yaratılıştan getirdikleri farklılıklar sayesinde birbirlerini tamamlayarak yeni iyilikler üretebilen eş değer bir potansiyele sahiptir. Dolayısıyla kadının kendine has duygu, düşünce, yetenek ve deneyimleriyle kendine özgü mekanlar açması, sınırları açıkça çizilemeyecek bir anlam dünyasına erkeği taşıyarak ona yeni bir pencereden önce kendini, sonra da hayatı tanıma fırsatı sunması demektir. Resül- Ekrem Efendimiz, kadına o güne değin görülmemiş biçimde yüce bir değer atfetmemiş, sadece onda var olan “ halife olma”  ( yeryüzünde en değerli varlık) yetisini canlandırmış ve desteklemiştir. Allah Resülü (s.a.s.) kadının kendisini ifade etmesinin önündeki engelleri kaldırarak, onun insan olmakla bizatihi sahip olduğu öz değeri topluma yansıtabilmenin yolunu açmıştır. 
    İslamiyet öncesi ve sonrasıyla belki de bu tablonun en keskin renk dönüşümlerine sahne olmuştur. Bu dönüşümlerin temelinde hangi bilinç veya bilinçlendirme düzeyinin yer aldığı, yani toplumda kadının kazandığı yeni konumun hangi temel düşünce kalıbıyla belirlendiği sorusu, öncelikle cevaba muhtaçtır. Bu sorunun cevabı, sadece kadının nefes almasını sağlayan günlük hayata dair düzenlemelerin tespiti ile sınırlı değildir, belki daha çok, bugün de hararetle süregelen “ değer “ tartışmalarıyla ilgilidir. Kadının konumunun yükselmesi İslamiyet döneminde en yüksek düzeye çıkmıştır. 
    Bu güne değin elde edilen kadın hakları incelendiğinde tarihi süreç içerisinde kadın haklarının  kadınlara sağlanması değişik aşamalarda nasıl elde edildiği konularında aşağıda belirtilen süreçleri anlatmamızda fayda görmekteyim.
    İslam öncesi Arap Yarımadasında; Arap ailesi ataerkil (baba ailesi) niteliği taşımaktadır. Babanın sonsuz ve mutlak otoritesi söz konusudur. Baba otoriteyi dinden almaktadır. Atalarının kurmuş olduğu ocağı devam ettirmekle görevlendirilmiştir. Baba, ailenin bütün mallarına sahiptir. Çocukları ve karısı üzerinde her yetkiye sahiptir. İsterse çok kadınla evlenebilir ve istediği an, “ Boşadım”  demekle eşini boşayabilir. Dolayısıyla, kadın, erkeğin mutlak otoritesi karşısında çok güçsüzdür. Kadın eş seçimi konusunda söz sahibi değildi. Eş seçim hakkı yoktu. Arap toplumunda kadınlar, maddi çıkarlardan dolayı babaları tarafından kendilerine denk olmayan yaşlı ve çirkin erkeklerle arzuları dışında evlendirilmekteydi.  İslam öncesinde Arap toplumunda çok eşlilik yaygındı ve evlenilecek kadınların sayısında her hangi bir sınırlama yoktu. Bir kimse istediği kadar kadınla evlenebilirdi. Cahiliye döneminde bir kadın, kızı, halası ve teyzesi  ile beraber aynı şahıs tarafından nikahlanabiliyordu. Mehir uygulaması Cahiliye döneminde de mevcuttu. Evliliğin meşru ve muteber olması için Mehir şarttı. Mehirsiz  evlenme ayıp sayılmakta, mehirsiz  evlenen kadın değersiz telakki edilmekteydi. İslam öncesi Arap toplumunda evliliği sona erdirme hakkı, istisnalar olmakla birlikte kocaya aitti. Sayıları çok az olmakla birlikte, toplumda mevki sahibi olan kadınlar,  nikahlanırken boşama hakkının kendilerinde olmasını şart koşmakta, kocalarıyla geçinememe durumunda da bu hakkı kullanmaktaydılar. Cahiliye döneminde kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve eli silah tutmayan güçsüz kimselere mirastan pay verilmezdi. Bu nedenle İslam öncesi dönemde   kadın, mirasçı olamaz ve mirastan pay alamazdı. Cahiliye toplumunda kız çocuğu istenmez, en kısa zamanda kendisinden kurtulma yoluna gidilirdi. Kız çocuğunun babası tarafından diri diri gömülmesi, Araplar arasında görülen insanlıktan yoksul bir uygulamaydı. 

    Hz. Peygamber’in gönderilmesiyle Cahiliye ailesinden İslam ailesine hızlı bir dönüşüm süreci yaşanmıştır. Ailede kadını horlayıp miras olarak intikal eden bir eşya haline getiren, yaşlı, çocuk gibi güçsüz aile bireylerini şefkat gösterip koruma yerine  ezen Cahiliye adetleri, Kur’an’nın buyrukları doğrultusunda Hz. Peygamber’in önderliğinde bir bir sökülüp atılmıştır. Artık söz konusu olan, sevgi ve şefkatin, hürmet ve himayenin, diyaloğ  ve sohbetin, karşılıklı danışma ve tavsiyenin, fedakarlık ve paylaşımının, vefanın ve tevazuun, kanaat ve sade yaşantının, iffet ve hayanın, iman ve ibadetin ön planda olduğu mutlu bir İslam ailesidir.   
    İslam ailesinde birer insan ve mümin olarak kadın ve erkek arasında fark yoktur. İslam her ikisine de aynı derecede hak ve sorumluluk yüklemiştir. Cahiliye döneminde kadını karanlıklarda bırakan anlayışın İslam ailesinde kadının eğitimine önem vermiştir. İslam’ın ilk emri, “ Oku” dur. Bu buyruk kadın erkek tüm Müslümanları kapsamına almakta ve eğitimde eşitliği öngörmektedir.  İslam ailesinde asla kadın – erkek ayrımı yapılmamıştır. Peygamberimiz, kadın-erkek ayrımı yapmadan toplumu eğitmiş, özellikle  kadınların eğitim ve öğretimlerinde özel bir gayret göstermiş, eğitim ile ilgili olmak üzere kadınların istekleri üzerine zaman ayırmıştır. 
    İslam ailesinde, kadının sosyal hayatta yer almasına, ekonomik faaliyetlerde bulunmasına olanak tanınmıştır. Kadının dışlanmasına, ötekileştirilmesine karşı çıkmış, en temel insani haklarının elinden alınmasına engel olunmuştur. O dönemde kadın meslek sahibi olma, çalışma ve mülkiyet hakkına sahip olmuş, ticaret yapıp servet sahibi olabilmiş, malında ve kazancında dilediği gibi tasarruf edebilmiştir.  Yine O dönemde kadınlar çalışma hayatında faal olarak yer almışlardır. Berberlik, attarlık, ip halatı, dokumacılık, tarım işçiliği, zabıta amirliği, çobanlık, komutanlık gibi makam ve görevlerde bulunmuş ve bu  gibi mesleklerde  çalışmışlardır. 
    İslam ailesinde, kadın, eş seçimi konusunda tercihine ve fikrine başvurulan, özgür bir bireydir. O dönemde kız olsun, dul olsun, evlenecek kadının mutlaka izninin alınmasının gerektiği ve istemediği bir kişiyle evlendirilmesine izin verilmemiştir. Kadınların mehirsiz olarak evlendirilmelerini ve kendilerine verilen mehrin babaları veya velileri tarafından zorla ellerinden alınması da yasaklanmıştır. 
    İslam ailesi döneminde, Cahiliye dönemindeki uygulamalara son verilerek,  kadın, ailede söz sahibi olmuş, haklara sahip olan ve sorumluluk üstlenen bir konuma gelmiştir. İslam ailesinde, kadınlara sözlü ve fiili şiddet uygulanmasına asla izin verilmemiş, kadın ve erkek arasında adalete ve merhamete dayalı bir ilişki ön görülmüştür. Kadının dövülmesine asla izin verilmemiştir. Nitekim kadının dövülmesi boşanma sebebi sayılmıştır. İslam ailesinde arzu edilen bir durum olmasa da boşanma müessesini kabul etmiştir. Kadının kocasını boşama hakkı olduğu gibi boşanmak için mahkemede dava açma hakkı da vardır. İslam ailesine, İlam öncesi kadın mirastan pay alamaz, hatta mirastan bir parça sayılıp bir eşya gibi mirasçılara intikal ederdi, bu uygulamalar yasaklanmış, mehir, nafaka ve miras gibi mali haklar tanınarak kadın hukuki şahsiyet haline getirilmiştir. Kadınlara verilen mehrin ve sahip oldukları malların, verilen veya kocaları tarafından baskıyla ellerinden alınması da izin verilmemiştir. İslam ailesinde kadının şahitliğini kabul ederek, ona hukuki bir şahsiyet kazandırmıştır. Kadının şahitliği, yaygın kanaatin aksine bazı durumlar dışında erkeğin tanıklığına eşit ve denktir. 
    İslam da aile, toplumun en küçük sosyal grubudur. İnsanlığın var olduğu günden bu güne kadar hayatiyetini devam ettiren, evlilik yolu ve kurulan bir kurumdur. Sağlıklı bir toplum, sağlıklı ailelerden oluşacağından aileyi reddeden ya da aileyi koruyamayan toplumlar, er geç dağılmaya mahkumdur.   İnsanoğlu mesut olmak ister, bahtiyar olmayı arzu eder. Kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla/genciyle ihtiyarıyla herkes şu fani hayatı, huzur ve sevinç içinde tamamlamayı diler. İnsanı mesut eden şeylerin en başında uyumlu eş gelir. Ancak maalesef günümüzde aile kurumu sürekli yıpranma ve bozulma ile karşı karşıyadır. Çünkü eşlerin karşılıklı olarak sadakat, iffet, aldatma, sır saklama, ve güven gibi birbirine bağlılık unsurlarının zayıflaması veya kopması nedenleriyle evlilik hayatının  ya bozulmasına  ya da çekilmez bir evlilik hayatını geçersiz kılmaktadır. Görüldüğü üzere, eşlerin karşılıklı fedakarlıkta bulunma gayretlerinin azaldığı bir devirde yaşamaktayız. Bu durum evli çiftleri bunalıma itmekte, bunun doğal sonucu olarak da geçimsiz ve mutsuz aileler çoğalmaktadır. Aslında bir çatı altında yaşayanların mesut olmaları da, bedbaht olmaları da – zorlayıcı bir dış etken bulunmadıkça – kendi ellerindedir. Ailede mesut olunmak isteniyorsa, birinin doğru dediğine diğer yanlış diyecek, birinin hak dediğine öteki batıl damgasını diyecek gibi iddialardan kaçınarak mesut olmak için ortak paydalarda buluşulmalıdır. Aile olmak demek, bir bütünü tamamlamak demektir. Zira erkeksiz kadın, kadınsız erkek bir anlamda noksandır. Karı koca bir elmanın iki yarısı gibidir. Birbirini tamamlar. Bu iki parçanın bütünlük arz etmesi ancak sadakat ve güvenle mümkündür.
    İş ve aile yaşamının gün geçtikçe birbirinden uzaklaşması, her iki mecrada da var olmak isteyen – ya da var olması istenen- kadın için koşma mesafesinin artması anlamına gelmektedir. Bu koşu kadın için onurlu ama zorlu bir sürece işaret eder. Onurludur; zira kadın çalışarak varlığını, doğuştan getirdiği yeteneklerini, edindiği tecrübeleri, bilgi ve becerilerini Çalışan kadın ve yada kadının çalışarak hayatta var olma süreci elbette tarih kadar eskidir. Ancak modern hayatın bir parçası olarak çalışma hayatının düzenlenmesi ve kadına da burada bir alan belirlenmesi Endüstri Devriminin sonrasın rastlar. Batıdan tüm dünyaya yayılan sanayileşme ve iş gücünün ev dışına taşınması gerçeği kadın için de çalışmanın tanımını yeniden yapar. Esasında, şahsı, ailesi ve toplumu için iş yapan, bir hizmeti ifa eden kadın, buna karşı bir ücret alsın almasın, maddi bir menfaat  sağlasın sağlamasın “çalışan kadın” olarak anlaşılmalı, bir şeref ve saygınlık söz konusu ise, bu, zikredilen manada bütün çalışan, hizmet veren kadınlara ait olmalı, kadın problemleri üzerine eğilindiği zaman  da  “ ev, sosyal hizmet ve iş kadınları “ bir bütün olarak hepsi birden çalışan kadın kabul edilerek çözümler aranmalıdır. Bu durumda, hangi kadının çalışma hayatına katılımını tartışıyoruz, hangi kadın hakkında çalışsın ve evde otursun diye karar vermeye çalışıyoruz. Hangi kadın hesaba çekiliyor, eleştiriliyor gibi konuları işliyoruz. Biz bu durumda, genellikle orta halli bir aileden gelen, dini ve kültürel duyarlılıkları olan, lise ya da üniversite tahsili yapmış, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış bir yandan da çalışma hayatına atılmış, mesleğini icra ederken başarı ve kariyer umudu olan kadınları konuşuyoruz.  Kariyer vadeden bir iş hayatı, bu kadına “ her alanda ve her anlamda erkekle eşit olduğunu” söylese de, çoğu zaman onun adalet beklentilerini cevapsız bırakıyor. Kadın üzerinde hırs, gayret, umut, yükseliş, hayal kırıklığı, yalnızlık çaresizlik ya da pes ediş gibi olumsuz etkiler bırakıyor.
    1400 yıl sonra bu gün İslam toplumlarında kadının konumuna baktığımızda hiç de iç açıcı olmayan tablolar karşısında esefle başımızı öne eğmekteyiz. Hz. Peygamber zamanında yaşayan Abdullah b. Ömer, “ biz Hz. Peygamber zamanında hakkımızda vahiy iner de azarlanırız korkusuyla kadınlarımıza karşı kötü söz söyleyemez ve istediğimiz gibi davranamazdık. Ne zaman ki, Hz. Peygamber  vefat etti, işte o zaman ağır konuşmaya ve rahatça dilediğimizi yapmaya başladık.” der.  Bu samimi itirafı dinlediğimizde  bu güne kadar hangi bakışın, neden ve nasıl taşınarak zihinlerimizi etkisi altına aldığını bir defa daha düşünmemiz gerekmektedir. 
    Hz Peygamber efendimiz ve 4 Halife döneminde kadınlara verilen değerler, daha sonraki dönemlerde kaldırılarak kadınlarımızın sosyal ve  kültürel hakları ya ortadan kaldırılmış  yada zorluklar içerisinde sürdürülmüştür. 
    Batıda Endüstri ve Sanayi Devrimini yaşayan kıtalar ve kıta ülkelerinin de kadın haklarını ihlal ettikleri bilinmekteydi. Nihayet ABD'nin New York kentinde bir dokuma fabrikası çok ağır çalışma koşulları, çok uzun iş günleri ve buna karşın çok düşük ücretler. koşulların her geçen gün daha da dayanılmaz hale gelmesi, kadın işçilerin artık tahammül sınırını zorlamaya başladı. Greve çıkma kararı alan kadınlar, taleplerini de açıkladılar: “Daha iyi koşullarda çalışmak, 10 saatlik iş günü, eşit işe, eşit ücret gibi..”
    8 Mart 1857’de New York’ta tekstil işçisi kadınlar, 16 saatlik çalışma saatleri, düşük ücret ve insanlık dışı çalışma koşulları sebebiyle greve çıktı. Bu grev, ABD’deki işçi mücadelesinin önemli eylemlerinden biri oldu. Kadınların ayaklanmasıyla büyük bir işçi dayanışması doğdu.

    8 Mart'ın tarihçede hikâyesini dilimizde belki de en açık şekilde izah eden kaynak, Selgin Zırhlı Kaplan'ın Petrol-iş Kadın Dergisi'nde yayımlanan makalesi. Kulak verelim... 

    Yirminci yüzyılın başında, giyim endüstrisi New York'un en çok işçi istihdam eden sektörüydü. 1908 ekonomik krizinden sonra ücretler epey düşmüş, kullanılan iğne-iplik, elektrik ve oturulan sandalyelerin ücreti işçilerden kesilmeye başlamıştı. 65 saate varan haftalık çalışma süreleri bazen 75 saate çıkıyordu, haftalık ortalama ücret ise 5 Dolar'dı.
Triangle fabrikasının sahipleri Harris ve Blanck, sendika karşıtı tutumlarıyla tanınıyordu.1909 sonbaharında 150 sendikalının işine son verilmişti.

    25 Kasım 1909'da yaklaşık 40 bin işçiyi istihdam eden, New York ve civarı, Philadelphia ve Baltimore'dan 600 gömlek fabrikasında çalışan, yüzde 80'i kadın, 20 bin gömlek işçisi greve çıktı. 
Sadece bir şirket sözleşme imzalamayı reddetti: Triangle Gömlek Firması...
    Grev hikâyesiyle yangın hikâyesi
    Takvimler 1911’in 25 Mart’ını göstermekteydi. Asch binasının son üç katında faaliyet gösteren Triangle Gömlek Firması’nda sönmemiş bir sigara izmaritinden kaynaklandığı tahmin edilen yangın, sekizinci katta başladı. Kağıt ve kumaş artıklarıyla dolu olan atölyede yangın hızla yayıldı ve önce dokuzuncu katı sonra onuncu katı sardı. Ne olup bittiğini anlayamadan kaçışmalar başladı. Asansörlere, yangın merdivenlerine koşuldu. Ancak sadece bir asansör çalışır haldeydi ve yangın merdivenlerine açılan kapılar kilitliydi. Zaman alevlerden yanaydı...Hayatını kaybeden 146 kişiden 129’u kadın, bunların 48’i sendika üyesiydi.
    Yangında bu kadar çok kayıp verilmesi, fabrika sahiplerinin iş çıkışı hırsızlığa karşı çantaları daha kolay kontrol edebilmek için asansör sayısını bire indirmelerine, izinsiz dışarı çıkışları önlemek için yangın merdivenlerine açılan kapıları kilitlemelerine bağlanıyor. Bu olayı protesto için   5 Nisan’da 80.000 bin kişilik bir cenaze yürüyüşü düzenlendi. 

     Avrupa da da, 1910 yılında II. Enternasyonal, Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplandı. Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart'ın  Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi. Dünya Kadınlar Günü ilk kez 19 Mart 1911’de Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de anıldı. Gösterilere yüz binlerce kadın katıldı, oy verme, seçme seçilme, meslek edinme ve mesleki eğitim görme hakkı istedi.
    1917'de Rus emekçi kadınlar "Ekmek ve gül istiyoruz" sloganlarıyla sokaklara çıktı.
Rusya'daki kadın eylemlerinin başlangıcı, Jülyen takvimine göre 23 Şubat'tı. Dünya genelinde daha yaygın biçimde kullanılan Miladi  takvimde bu tarih 8 Mart'a denk geliyordu.8 Mart’ı 8 Mart yapan günlerden biri olarak kabul edilir.60'lı yılların sonunda ABD'de de anılmaya başlandı ve daha güçlü bir şekilde gündeme geldi.
    8 Mart’ı ilk kez 1921’de belli bir görüşe sahip kadınlar tarafından Ankara’da bir bağ evinde düzenlenen toplantıda anıldı. Ancak 8 Mart’ın tekrar anılması için 54 yıl geçmesi gerekti...

    Koca İmparatorluk parçalanmış, 1921 yılı ki, kurtuluş savaşının olanca hızıyla devam ettiği yıl ve yıllardı. Nihayet ülke kurtulmuş, yeni bir Cumhuriyet kurulmuş, anayasası hazırlanmış ve kabul edilmiş, devrimler başlamış bir bir gerçekleştirilmiştir. 

    Bu dönemde; Medeni Kanun Kabul edildi. Resmi Nikah getirildi. Aynı zamanda birden fazla kadınla evlenme kaldırıldı. Yaş sınır konuldu, küçük yaşta evlilikler önlendi. Miras hukukunda erkek- kadın ayrımına son verildi. Siyasi haklar teslim edildi. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Eşit eğitim hakkı verildi. Meslek edinme hakkı verildi. İnsan topluluğunda halem selamlık kavramı uygulamalı olarak tarihe gömüldü. Tarihte ilk kez kadın erkek birlikte tiyatro izleyebildi ve sinemaya gidebildi. Türk kadınlarının sahneye çıkma ve rol alma yasağı kaldırıldı. 1925 yılına kadar kadının veya kadınların tek başına lokantaya gitme yasağı vardı. Bu yasakta kaldırıldı. Vapur- tramvay gibi toplu taşıma araçlarında perde vardı, kadınlar perdenin arkasında oturur, kocasıyla bile yan yana oturamazdı. Atatürk perdeleri kaldırdı. 1929 yılında ilk resmi güzellik yarışması düzenlendi. 125 aday katıldı. Feriha Tevfik, ilk Türkiye Güzeli seçildi. Daha sonraki yıllarda Mübeccel Namık, Naşide Saffet ve Keriman Halis Türkiye Güzeli seçildiler. Keriman Halis Belçika’daki uluslararası finallere katıldı. 28 ülke temsilcileri ile yarıştı. Dünya güzellik kraliçesi oldu. Görüldüğü üzere, Cumhuriyetten önce insan yerine bile konulmayan; çarşaftan, peçeden, kafesten kurtarılan Türk kadını, dünyanın en güzel kadınıydı. 1935 yılında Türk kadınına tanınan hakları, küresel platforma taşıdı. Atatürk, aynı yıl Uluslararası Kadınlar Birliğini Türkiye ye davet etti. Uluslararası Kadın Kongresine ev sahipliği yaptı. 36 ülkeden tamamı kadın 360 delege katıldı. Kongre bir hafta sürdü. Bu kongrede hukuk önünde kadın-erkek eşitliği, eğitim eşitliği, eşit meslek hakkı, ekonomik özgürlük hakkı üzerinde duruldu. “ çocuk gelin” sorununa dikkat çekildi. 28.000 KM yol kat ederek Kongreye katılan Avustralya delegesi  Kardel Oliver “ Bütün şarkta kadın haklarını tanıyan ilk ülke Türkiye’dir. İslam kadınlığı kurtuluşunu Atatürk’e borçludur.” demiştir.

    Atatürk, kongrenin kapanış konuşmasında, “Türk kadını hiçbir alanda erkeklerden geri kalmayacak, Türk kadını hiçbir alanda Avrupalı kadınlardan geri kalmayacak, Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir. Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, kılık kıyafette başarıdan çok, bilgiyle, kültürle, gerçek faziletle süslenip, donamaktır. Türk kadını, dünya kadınlarıyla el ele vererek, dünya barışı için, dünya huzuru için çalışacak, buna emin olabilirsiniz “  diyerek konuşmasını bitirmiştir.
 
    Tarih kitaplarında okuduğumuz ve bildiğimiz gibi, Türk kadını kurtuluş savaşında Türk askerinin yanında cephede savaşmış ve cephe gerisinde de vatanı ve milleti için sayılamayacak kadar çok önemli görevler yapmışlardır. 

    1924 Anayasa’nın 10 maddesinde açıkça belirtildiği üzere;  Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

    1975’te Ankara ve İstanbul’da farklı görüşe sahip  Kadınlar Derneği'nin girişimiyle 8 Mart ilk kez kamuya açık olarak 400-500 kadının katılımıyla kutlandı. 12 Eylül, 8 Mart'ı sevmedi. Ne var ki, 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte, ülkedeki tüm toplumsal muhalefet olduğu gibi kadın örgütlenmeleri de yasaklandı. Dört yıl süreyle kitlesel bir anma yapılamadı.80’li yılların ortasından itibaren evlerde toplanmaya başlayan ve taleplerini sokağa da taşıyan kadınlar çeşitli kampanyalar etrafında örgütlendiler. 90’lı yıllardan itibaren ise 8 Mart’lar daha geniş katılımlarla anılmaya başlandı.2016 yılında 8 Mart yasakları. Bu konuya ilişkin olarak Yaprak Zihnioğlu’nun söylediği gibi, "Kadınların büyük çoğunluğu mülksüz, yoksul ve emekçidir. Kadınları "emekçi ve emekçi olmayanlar" olarak sınıflamak, her şeyden önce, ücretli bir işte çalışmayan ev kadınlarının evde çocuk, koca, yaşlı bakımı için harcadıkları ücretsiz emeği yok saymak anlamına geliyor. Ev kadınları emekçi değil mi? Kadın hareketi, kadınların boğaz tokluğuna çalışması/çalıştırılması olan ev işinin ve görünmeyen emeğin görünür hale gelmesi için mücadele etmeli." şeklinde görüşünü belirtmiştir.
    Gerek kendi bilgi birikimim ve gerekse çeşitli alıntılardan oluşan yukarıdaki anlatımlarım, siz değerli WEB izleyenlere faydalı olmuşsam ne mutlu, bu vesileyle, 8 Mart Kadınlar Günü'nüz kutlu olsun diyerek hepinizi saygı ve hürmetle selamlarım.


Hacı Veli KÖRPE

Ankara Yozgatlı Dernekler Federasyonu

Denetim Kurulu Başkanı

Güncelleme Tarihi: 09 Mart 2021, 21:52

Ali Rıza Altan

YORUM EKLE