Hacı Veli Körpe Yazdı! "İstiklal Savaşı'nda Türk Kadını'nın Yeri!"

İSTİKLAL SAVAŞINDA TÜRK KADININ YERİ 28 Temmuz 1914 günü başlayıp 30 Ekim 1918 tarihinde Mondoros mütareke anlaşması ile son bulan 1. Dünya savaşı; bu savaşa yaklaşık otuz ülke katılmış, on milyon insan ölmüş, on beş milyon insan sakat kalmış, dört imparatorluk yıkılmış, yeryüzünün siyasi haritası değişmiştir.

Hacı Veli Körpe Yazdı! "İstiklal Savaşı'nda Türk Kadını'nın Yeri!"

İSTİKLAL SAVAŞINDA TÜRK KADININ YERİ

28 Temmuz 1914 günü başlayıp 30 Ekim 1918 tarihinde Mondoros mütareke anlaşması ile
son bulan 1. Dünya savaşı; bu savaşa yaklaşık otuz ülke katılmış, on milyon insan ölmüş, on beş
milyon insan sakat kalmış, dört imparatorluk yıkılmış, yeryüzünün siyasi haritası değişmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu bu savaşa Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa
girmiştir. 1917 yılında ABD, İngiltere ve yandaşlarının yanında yer alırken, Çarlığı deviren Bolşevikler,
kendi iç kaygılarını sonuçlandırmak için savaştan çekildiler. Osmanlı İmparatorluğu, beş cepheye,
durup dinlenmeden kan ve can pompalıyordu. O kadar ki dört yıl süren savaşın sonuna doğru, yaşı
kaç olursa olsun, kilosu 45’i geçen her genç cepheye sürülmüştür. Savaştan tükenmiş olarak çıkar,
elde yalnız bitkin ve yoksul Anadolu kalmıştır.
İttihat ve Terakki’nin başlıca yöneticileri, başta Enver, Talat ve Cemal Paşalar olmak üzere
yurtdışına kaçarlar.
Osmanlı Devleti’ne ve Türklere karşı orta çağın haçlı anlayışıyla yeni çağın ürünü
emperyalizmi kaynaştıran acımasız bir politika uygulanmaya başlanmıştır.
30 Ekim 1918 tarihli Mondoros mütarekesi sonucu; Osmanlı orduları dağıtılır, silahlar
toplanır, donama ve ulaştırma ve haberleşme kurumlarına el konulur, 337.000 asker terhis edilir, ülke
paylaşılır ve işgal edilir. İngiltere, Fransa ve İtalyanlar ( Fransa – Ermeniler birlikte) arasında paylaşılır.
Diğer taraftan da ülke içinde Rum çeteleri bir Pontus devletini kurmak için silahlanmışlardır. İstanbul
ortaklaşa işgal edilir.
Dönemin padişahı devletin ve tahtının geleceğini, dönemin süper devleti İngiltere’nin lütfuna
bağlamıştır.
İngiltere Karadeniz Ordusu Komutanı General Milne, Londra’ya şu mesajı gönderir. Padişah,
İngilizlerin Türkiye’de idareyi mümkün olduğu kadar süratle ellerine almasını istiyor”
Amiral Web’in mektubu: “ Padişah bizi buraya yerleştirmek istiyor”
Devrin Sadrazamı, Amiral Calthorpe’a şöyle diyecektir. “ Padişahın ve benim yegane
ümidimiz, Allah’tan sonra İngiltere’dir.
Osmanlı hükümdarının kuruluş reçetesi olarak İngiliz sömürgesi olabilmek ümidiyle her türlü
yola baş vurulur.
Yunanlılara gün doğmuştur. Başbakan Venizelos, İngilizlerin yanında yer almak için
sabırsızlanmıştır. Yunanistan kendi içindeki iç savaştan (taht) hemen sonra, artık görünen zaferden
pay istemek için, on ikiye beş kala, savaşa katılır.
İngiltere, orta doğudaki emellerini gerçekleştirmek için Türklere karşı bir ajan devlete ihtiyacı
vardı. O da Yunanistan dı.
İngiltere Başbakanı Lloyd George, Yunanlıları gözüne kestirir, kanlı ve uzun bir savaşa yol
açacak olan düşüncesini açıklar: “ Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçısı, Yunanistan dır.
14 Mayıs 1919 akşamı İzmir Metropoliti Hrisostomos, Efes kilisesinde Rumlara müjdeyi
yetiştirir. “Kardeşlerim! Mükafat zamanı gelmiştir.”
15 Mayıs 1919’da İngiliz donanmasının koruması altında, İzmir’e çıkarlar, kıyıma ve Batı
Anadolu’yu işgale başlarlar. Yunan ordusunun gelmesi Ege Rumlarını şımartmış ve bin yıllık barışı
bozmuş, Ege’de acı ve kanlı bir dönem başlamıştır.
Çanakkale savaşında yıldızı parlamış olan Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak 19
Mayıs 1919’da Samsun’a çıkar, Orta ve Doğu Anadolu Bölgelerinde yaptığı Kongre çalışmaları ve
Kongrelerde alınan kararlardan sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelir.
Türk kıpırdanışını gören dış basın ( Times gazetesi), olayı şöyle karşılar: Bütün cihanın
kuvvetine karşı milli bir hareket yaratmak… Ne Çocukça bir hayal”
Yazar Refik Halit Karay, Milli mücadelenin başlamasını alayla karşılar. “ … Bir patırtı, bir
gürültü, Beyannameler, telgraflar …. Sanki bir şeyler oluyor, bir şey olacak … Ayol şuracıkta her
işimiz, her kuvvetimiz meydanda. Dört tarafımız açık. Dünya vaziyetimizi biliyor. Hülyanın, blöfün
sırası mı? Hangi Teşkilat, hangi kuvvet, hangi kahraman, Hülyanın bu derecesine, uydurmasyonun

bu şekline ben de dayanamayacağım. Bari kavuklu gibi bende sorayım; - Kuzum Mustafa, sen deli
misin?
Elde avuçta hiçbir şey yokken emperyalizme, galip devletlere, yunan ordusuna, Ermenilere,
Pontus çetelerine karşı silahlı mücadeleye girişmeyi çılgınlık sayanlar çoktu.
Milli mücadele işte bu mucizenin, bu onurlu, güzel çılgınlığın adıdır.
Ankara’nın ısrarı üzerine , İstanbul hükümeti, İngilizlerin izniyle, seçim yapılmasını kabul eder,
12 Ocak 1920’de Osmanlı Meclisi, İstanbul’da toplanır ve Milli Ant’ı ( Misak-ı Milli’yi ) kabul eder. Milli
Ant’ın özü şudur: “ Bölünmez, bağımsız, hür ve çağdaş bir Türkiye”
Bu karar, işgalcileri olağanüstü rahatsız etmiştir. İşgalci güçler, Ankara’ya halka gözdağı
vermek üzere, İstanbul’da yönetime resmen el koyarlar ve Meclisi işgal ederler bazı Milletvekillerini,
askerleri ve yazarları tutuklar, hepsini yaka paça Malta’ya sürerler.
Mustafa Kemal paşa işgale misilleme olarak, başta Albay Rawlinson olmak üzere, o sırada
Anadolu da bulunan bütün İngiliz subay ve erlerini tutuklatmış ve Meclis’i Ankara’da toplanmaya
çağırmıştır.
Yeniden görevlendirilen sadrazam, görevlendirme yazısında; Ankara’yı kastederek, “ isyan
halinin devamı, daha korkunç hallere sebep olabileceğinde, bu kargaşalıkların bilinen tertipçileri ve
teşvikçileri hakkında kanun hükümlerinin uygulanmasını ve ( ….) bütün memlekette asayiş ve
düzeni sağlayacak önlemlerin hızla ve kesinlikle alınmasını “ emreder.
Bununla da kalmayarak, Kuva-yı Milliyetçilere ve askerlere karşı, dinsel nitelikli bir savaş açar.
Şeyhülislam Durrizade Abdullah’ın verdiği fetvalar, İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya atılır. Özü
şudur: “Padişahın izni olmadan işgalcilere karşı duranları, asker ve para toplayanları tek tek ve
topluca öldürmek, din gereği ve görevidir. Milliyetçileri öldürenler gazi sayılır, bu yolda ölenler
şehit”
16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un işgalini takiben, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet
Meclisi, yeni seçilen milletvekilleri ve Ankara’ya ulaşan son Osmanlı Meclisinin milletvekillerinin
katılmasıyla açılır ve Milli Ant’ta belirtilen amaçları gerçekleştirmek azmiyle çalışmaya başlar.
Halkın orduya ve Meclis’e güven ve desteği artar. Milli iktidarda daha da güçlenir. Uzun
tartışmalardan sonra “ Egemenlik, kayıtsız ve şartsız milletindir” Bu hüküm milleti, Allah’ın gölgesi
olarak nitelenen padişahın kulu olmaktan çıkarıp devletin sahibi ve yurttaş yapıyor, laikliğin temelini
atıyordu. Halkın büyük çoğunluğu yüzünü, meclisi, anayasası, hükümeti, ordusu olan ve işgalcilerle
savaşan Ankara’ya dönecek, istiklal ordusunu gittikçe artan bir azimle destekleyecektir.
Kurtuluş savaşı bütün hızıyla devam ederken, Yunan deniz kuvvetleri İstanbul –Ankara arası
hayati öneme haiz olan İNEBOLU’yu bombalamıştır. Beş bin nüfuslu şehir boşaltılmış olduğu için ölü
yoktu. Bazı taş ev ve dükkanlar yıkılmış, birkaç atölye, depo ve ahşap bina yanmıştır.
Çalışkan İnebolu insanı sızlanmadı, yakınmadı, kimseden yardım da istemedi. Evleri yıkılmış ve
yanmış ailelere daha geceden komşular sahip çıkmışlardı.
İzmir de Rumlar krallarını taşkınlıkla karşılarlarken, İnebolu kadınlarının oluşturduğu yetmiş
beş kağnılık bir kağnı kolu İnebolu- İkiçay’dan yola çıkmak üzereydi. Zafer Kemal “ Uğurlarlar olsun
anam” diye seslendi.
Kolbaşı, “Sağ ol oğul” dedi., elindeki sopayla öküzünü dürttü. Kağnılar tekerleri inleyerek
kımıldayıp yürüdüler. Kağnıcıların hepsi kadındı. Yalnız üçüncü kağnıyı 12 yaşında bir erkek çocuk
sürüyordu.. Kadınlardan biri hamileydi. Yedinci kağnının yanında yürüyen sırım gibi genç kadının
ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar bebeklerini torbalayıp sırtlarına bağlamışlardı.
Genç subaylardan biri içi ürpererek, Ne mübarek kadınlar bunlar” dedi. Yavrularına yiyecek
taşıyan anaç kuşlar gibi orduyu besliyorlardı.
Kağnı kolu gacırdıya gacırdıya uzaklaşıp gitti.
FRANKLIN BOUİLLON, Ankara’ya gelirken yol boyunca kağnı kollarını görmüştü. Kağnıcıların
çoğunun kadın olmasının Fransız diplomatını çok etkilediği anlaşılıyordu. Yemekte sürekli bu konudan
söz etti. Övgü ve heyecanı Türk tarafına ümit verdi.
Yukarıda İnebolu kadınlarının Kurtuluş savaşında gösterdikleri medeni cesaretleri yanında
ekmeğini yediğimiz ve suyunu içtiğimiz YOZGAT ilimizin Kurtuluş savaşında gösterdiği vatan sevgisini

bizlere gösteren isimsiz kahraman kadınlarımızdan ELİF BACI’’nın kurtuluş mücadelesine olan katkısını
da ( hikayesini ) burada bahsetmekten geçemeyeceğimi siz saygı değer okurlara sunmak istiyorum.
Türk kadınları, tarih boyunca ülkelerinin bağımsızlığı ve kalkınması için çok işler
başarmışlardır.. Bunun en güzel örneğini İstiklal savaşında vermişlerdir.
İşte, bunlardan biriside, ilimizin isimsiz kahramanlarından Elif Bacıdır.
Kahramanlığını ve fedakarlığını anlatmadan geçemeyeceğim kadar önemli bir özveridir.
Olay şöyle olmuştur;
Anaların bacıların kağnılarla cepheye, cephane taşıdığı günlerde, Musabeyli Köyü’den Elif
Bacıı, kocası askere gittikten sonra tek başına kalır evinde. Kundakta bir garip Mehmed’i ile beraber,
kolsuz, dalsız, ve yapayalnız. Mehmed’in babasının yolunu gözlerler. Akrabası ve komsusu yaşlı bir
kadının gölgesinde, hakk’a sığınmış halde gün geçirirken, bir yandan da eline ne geçerse cephe için
çorap örmekte, hazırlık yapmaktadır.
Mevsim, yeni kavuşmuştur bahara. Yağmurunda arkası kesilmemektedir.
Cephede Mehmetler, geri taraftan cephane, yiyecek ve giyecek beklenmektedir. Acildir her
bir iş. Bu sebeple Musabeyli’den, Boğazdan, Topaç’tan, Dayılı’dan, Köseyusuflu’dan, aşağı ovaya
doğru köylerden toplanan malzemeler, kadınlar tarafından, yol boyu köylerden katılanlarla birlikte
meydana getirilmiş kağnı katarı ile yola çıkarılır.
Elif Bacı’da, kocasının elbisesini giyer, saçlarını sıfıra vurur, yüzüne kara sürer, Mehmed’ini
alıp hazırladığı eşya ile yüklediği kağnısıyla yola çıkar. Her zaman yanından ayrılmayan yaşlı kadın da
beraberindedir. Onunda kağnısı yüklüdür. Uzaktan bakan kimse kolay kolay Elif Bacının kadın
olduğunu anlamamaktadır bile
Epey bir yol giderler. Ne çile, ne meşakkat. kolay olmaz yol onlar için. Kağnının üstüne örttüğü
yorganın altında kundakta beleli yavrusunu, üşütür, hastalanır ve can verir cephe yolunda. Uygun bir
yerde defnederler.Elif Bacı gözyaşını içine akıtır.
Yollarına devam ederler.
Dert bir değil bin değil! Elif Bacının kağnısı yolda çamura saplanır. Tam bu sırada eşkıya da
üstlerine gelir.
Yaşlı komsusu ile Elif Bacı, kağnıyı çıkarmaya uğraşırlarken tepeden vaziyeti seyreden
eşkıyanın başı, Elif’in erkek olmadığını, erkek elbisesi giyinmiş bir kadın olduğunu fark eder. İçinde
kalan ufacık cevher biranda alev alır ve havaya bir el ateş eder. Nara atarak aşağıya iner. Yorganı
kaldırır. Üzeri yüklü cephe yolcusu bir kağnı görür. Cephe yolunda başlarına geleni öğrenir. Hemen
adamlarını oracıktan def eder. Esasında niyeti halistir. Elif’in tanınıp fark edilmesinden korkmaktadır.
Gözleri dolmuş bir halde:” Kızım, kendini iyi saklamışsın amma hiç korkma. Demek sen bu halde
cepheye gideceksin, birde yolda yavrunu yitireceksin, sana ilişilecek. Ben o kadar kansız değilim kızım.
Eşkıya oldumsa sebepsiz değildir. Benden sana zarar gelmez. Senin bu vaziyetinde koştuğun
cepheden geri kalmak bana ardır. Şimdiden sonra eşkıyalığı bırakıyorum. Bende düşmana karşı
durmaya gideceğim. “ deyip omuz verir ve kağnıyı saplandığı yerden çıkarır. Elif Bacı ve yoldaşını
arkalarında kaldıkları büyük kafileye yetiştirir.
Nice sonra, Garp Cephesi’ne varılır ve emanetler teslim edilir.
Uzun bir yolculuktan sonra Yozgat’ın Salmanlı tarafının anaları ve bacıları çıktıkları yoldan geri
dönerler. Erkek kıyafeti içinde kendini belli etmemeye çalışan Elif Bacı ise yolda hastalanır ve hakk’ın
rahmetine kavuşur. Ruhları şad olsun.

Hacı Veli Körpe
Yeşil Çardak Köyü Dernek Başkanı

Yozgatlı Dernekler Federasyonu Denetim Kurulu Başkanı

Güncelleme Tarihi: 01 Haziran 2021, 20:43

Ali Rıza Altan

YORUM EKLE