Prof.Dr. Mehmet Öcal Oğuz Yazdı! "Türk ..."

TÜRK… Sözlükler, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan, bu devletin vatandaşı olan halk ve kişilerle; yeryüzünde Türk dilinin çeşitli ağız, şive ve lehçelerini konuşan devlet, toplum, topluluk ve kişilerin genel adına “Türk” diyor. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” diyerek sınırları içindeki kader birliğinin ve birlikte gelecek idealinin geniş çerçevesi içindekileri Türk olarak tanımlıyor. Nitekim bu çağdaş tanımlama, bir ülkenin bütün vatandaşlarını altında toplayan büyük çatı olarak İngiliz, Fransız, İspanyol, İtalyan, Alman veya Amerikan milleti olarak diğer ülkelerde de karşımıza çıkıyor.

Prof.Dr. Mehmet Öcal Oğuz Yazdı! "Türk ..."

TÜRK…

Sözlükler, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan, bu devletin vatandaşı olan halk ve kişilerle; yeryüzünde Türk dilinin çeşitli ağız, şive ve lehçelerini konuşan devlet, toplum, topluluk ve kişilerin genel adına “Türk” diyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” diyerek sınırları içindeki kader birliğinin ve birlikte gelecek idealinin geniş çerçevesi içindekileri Türk olarak tanımlıyor. Nitekim bu çağdaş tanımlama, bir ülkenin bütün vatandaşlarını altında toplayan büyük çatı olarak İngiliz, Fransız, İspanyol, İtalyan, Alman veya Amerikan milleti olarak diğer ülkelerde de karşımıza çıkıyor.

Elbette Türk adı gibi bu büyük çatılar, tesadüfen ortaya çıkmamış veya çok seçenek arasından kura çekilerek belirlenmemiştir. Coğrafyaları ve toplumları derleyen ve toparlayan bu şemsiye adlar, tarihin ve kültürün imbiğinden süzülerek gelmiştir.

Mitolojiye göre Altay Dağlarında yuvadan ve anadan ayrı düşmüş dört yavrudan biri kuş olup uçmuş; birbirini kaybeden diğer üçü soğuktan donmak üzereyken Tanrı Ülgen, onlardan birine ateşi vermiş ve adını “Türk” koymuş. Diğer iki kardeş de ısınmak için tütünün tüttüğü yere gelmiş; böylece Türkler, Ülgen’in ikram ettiği ateşin yandığı ocağın etrafında çoğalmışlar.

Zeus’un yarattıklarından esirgediği ateşi, Ülgen’in Türklere ikram ettiğini anlatan bu kozmogonik mit yanında, Türk kelimesini bir millet/toplum adı olarak pek çok tarih ve kültür kaynağı kullanmıştır. İki bin yıl önce Roma tarihçileri “Turcae” ve “Tyrcae” kelimelerini Türkiye anlamında kullanmışlardır. Altıncı yüzyıl Bizans kaynaklarında ise Orta Asya’ya Türkiye denilmiştir.

Çin kaynaklarında Milattan çok önce adları geçen Türklerin millet olarak kendi yazılı kaynaklarında Türk adını ilk kez 720 yılında dikilen Bilge Tonyukuk Anıtından başlayarak yazıtlarda kullandıkları artık tarihe mal olmuş kesin bilgidir. Göktürk anıtlarının dikilişinden iki yüzyıl önce kurulan devletin adının da “Göktürk” olduğu malumdur.

Nitekim M.S. dokuz yüzlerde Karadeniz’in kuzeyine hâkim olan Peçeneklerin devleti de diğer ülkeler tarafından Türkiye olarak adlandırılır. Bu dönemde batılı kaynaklar, Macaristan’a Batı Türkiye, Hazar coğrafyasına Doğu Türkiye diyorlar.

Türklerin Müslümanlığı kabulünden sonra kurulan Karahanlı Devleti zamanında Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Dîvânu Lügâti’t-Türk adlı Türk dilinin ansiklopedik sözlüğü; bütün Türk boy ve lehçelerini “Türk” adı etrafında toplar. O dönemde Kaşgarlı’dan başka pek çok İslam tarihçisi de Kaşgarlı’nın ifadesine benzer şekilde Türk adını kullanır.

Bütün Orta Asya’yı içine alan Batı, Doğu, Kuzey ve Güney Türkistan adlandırmaları bu geçmişin yansımasıdır. Bu geniş coğrafyanın Türkistan adındaki yer bildiren “-istan” eki de zaten Türkçe değil, Farsçadır. Yani bu coğrafyaya verilen Türkistan adı, Türklerin değil, komşularının ve diğer milletlerin tercihi yahut bir hakkı teslimi olmuştur.

Hakeza Yenisey’den yeni yurt Anadolu’ya göçen Türklerin yeni vatanına Türkiye diyenler de Türkler değildir. 1190 yılında kaleme alınan ve Alman Kralı Barbarosso’nun Haçlı seferini anlatan tarih kitabında Anadolu’dan Türkiye diye bahsedilir. Bu tarihten sonraki bütün Avrupa kaynakları Anadolu’ya ve Türklerin genişlediği yerlere genel anlamda Turquia, Turchia, veya Turquie gibi yazım ve telaffuzlarıyla Türkiye demiştir.

On üçüncü yüzyılda Camiü’t-Tevarih'i yazan Reşidüddin, kitabının bir bölümüne “Tarih-i Oğuzân ve Türkân” adını verir. Bu kitapta da Türkler, Oğuz Han’dan başlayarak önemli mit ve tarihleriyle büyük bir coğrafyanın hâkimleri olarak anlatılır.

On yedinci yüzyılda Ebu’l-Gazi Bahadır Han Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terakime adlı eserleriyle Oğuz Han’dan Cengiz Han’a kadar Orta Asya tarihini Türk ve Türkmen adı altında toplar.

Müslüman Arap tarihinde Türklerin hüküm sürdüğü topraklar anlamıyla Türkiyya adı, Anadolu’nun yanı sıra Mısır, Suriye, Filistin ve Hicaz gibi bölgeleri de kapsardı. Nitekim tarihe Memlükler veya Kölemenler olarak geçen devletin resmî adı Devlet-i Türkiyye idi.

Bu etkileşimin dile yansıyan bir başka sonucu olarak Arap ve Fars edebiyatlarında ve bu edebiyatların etkisiyle bizim klasik edebiyatımızda Türk, “güzel” ve “civan” anlamında bir benzetme unsuruna dönüşmüştür.

Benim şahsi gözlem, bilgi ve derlemelerime göre ise Kuzey Afrika kültürlerinde Türk, Osmanlı’nın kentli, görgülü, medeni kişileri anlamına geliyor; başka milletlerden kişilerin bu özelliklere sahip olması ise “Türk gibi” şeklinde ifade ediliyordu.

Buna karşılık konuya “merkez-taşra” zıtlığıyla Osmanlı kültür merkezlerinden ve İstanbul’dan bakan ve kendilerini halktan daha üstün gören bir takım yönetici zümreler ise, “Türk” sözünü Derleme Sözlüğüne kadar yansıyan “ne bileyim ben elin Türkünü” sözünde olduğu gibi Anadolu’nun “köylü”, “göçebe” ve “kaba saba” insanları anlamında kullanırdı.

Osmanlı toplumu içinde olumsuzluk taşıyan böyle bir streotipleştirmenin yanında Avrupa’da yaygınlaşan “Türkler geliyor” sözüyle korkulan, korku salan bir başka streotip de yaratılmış ve bu stereotip son iki yüzyılda Türklerin Balkanlarda ve Kafkaslarda uğradığı büyük katliamlara zemin ve gerekçe hazırlamıştır. Öte yandan çevresi tarafından “Türk karır, kılıcı karımaz” atasözünde olduğu gibi yiğit, cesur, kahraman elbisesi de stereotipik olarak Türklere giydirilmiştir.

Türk dünyasında bağımsızlıklarına kavuşan devletler dil adlarını boylarına göre verseler de Fransızcada Türkçe konuşanlar anlamına gelen “Turcophone” kelimesi bütün ağız, şive ve lehçeleriyle Türk dünyasını içine alır. Nitekim buna uygun olarak “Türk Konseyi”, “Türk Dili Konuşan Ülkeler” gibi yeni kullanımlar, köklü hatıraların beslediği tarihin doğal akışı içinde karşımıza çıkıyor ve kendini kabul ettiriyor.

On dokuzuncu yüzyılda bazı Osmanlı aydını, hanedan adının devlet adı olmasına itiraz eder ve Avrupa’nın ve İslam dünyasının kullandığı Türkiye adını önerir. Kimi Türkçeciler tarafından Cumhuriyetin kuruluş döneminde “Türkeli” veya “Türkili” de akla getirilir ama Latince “Turcia”dan ve Arapça “Turkiyya”ya uzanan binlerce yıllık bir Doğu-Batı sentezi olan Türkiye adı, büyük bir uzlaşının sonucu olarak korunur.

Hâsılı kelam, Türk ve Türkiye, pek çok araştırmayla ortaya konulduğu şekliyle binlerce mit, destan ve tarihle birlikte Moğolistan’dan Macaristan’a, Saha Yeri’nden Sahra Çölü’ne, tarih öncesinden günümüze gelen ve içine aldığı pek çok dil, kültür ve toplulukla sağlam bir temelin, büyük bir çatının ve çok geniş bir ailenin adı olmuştur.

Türkiye adı, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken ortaya çıkmış, kurucularının ad ve şehirlerinin de bulunduğu kura torbasından çekilmiş rastlantısal bir ad veya “şöhreti kendinden menkul” bir takma ad değildir. Ona bu adı, “adını ben verdim, yaşını Allah versin” diyen Dedem Korkut hükmüyle ve diliyle konuşan binlerce yıllık insanlık tarihi vermiştir.

Tarihin akışı içinde günlük ve geçici bir takım sorunların çözümü için Türk ve Türkiye adını daraltmak, bana Victor Hugo’nun Fransa için söylediği “güçlü bir mazi zayıf bir devletin omuzunda yüktür” sözünü hatırlatır.

Yukardaki tanım ve olgular ekseninde hepimizi içine alan bir büyük aile çatısı olarak Türk ve Türkiye adına sahip çıkmak, tarihin akışına ve eşyanın tabiatına uygundur.

Güncelleme Tarihi: 03 Nisan 2021, 09:01

Ali Rıza Altan

YORUM EKLE