Prof.Dr. Şamil Öcal Yazdı! "Aile Fıkhından, Ailenin Hikmetine!"

Ailenin Fıkhından Ailenin Hikmetine; Şamil Öcal Giriş Ailenin bir toplumun devamı açısından önemi her zaman hemen her kültürde kabul edilmiştir. Tarihte iz bırakmış, medeniyet kurmuş olan ve uzun süre tarih sahnesinde kalmış olan milletlerin aynı zamanda sağlam bir aile yapısına da sahip oldukları görülmektedir. Çünkü insanın toplum içine insan olarak çıkabilmesi insani özelliklerini sergileyebilmesi ve sosyal hayatını sağlıklı biçimde devam ettirebilmesi ve “beşerden insan olmaya doğru yolculuğu için” ve ahlakçılarımızın dikkat çektiği gibi ahlaki erdemlere sahip olabilmesi için aile ortamına ve topluma ihtiyacı vardır. Aile hem toplumun hem de medeniyetin en temel direğidir (Dikeçligil, 2012: 23).

Prof.Dr. Şamil Öcal Yazdı! "Aile Fıkhından, Ailenin Hikmetine!"

Ailenin Fıkhından Ailenin Hikmetine;
Şamil Öcal
Giriş
Ailenin bir toplumun devamı açısından önemi her zaman hemen her kültürde kabul
edilmiştir. Tarihte iz bırakmış, medeniyet kurmuş olan ve uzun süre tarih sahnesinde kalmış
olan milletlerin aynı zamanda sağlam bir aile yapısına da sahip oldukları görülmektedir.
Çünkü insanın toplum içine insan olarak çıkabilmesi insani özelliklerini sergileyebilmesi ve
sosyal hayatını sağlıklı biçimde devam ettirebilmesi ve “beşerden insan olmaya doğru
yolculuğu için” ve ahlakçılarımızın dikkat çektiği gibi ahlaki erdemlere sahip olabilmesi için
aile ortamına ve topluma ihtiyacı vardır. Aile hem toplumun hem de medeniyetin en temel
direğidir (Dikeçligil, 2012: 23).
Tarihsel süreçte ailenin yapısında meydana gelen değişime rağmen, farklı biçimlerde ve
yapılarda aile varlığını sürdürdü ve bugün paradoksal bir biçimde aile bir yandan kapitalist
piyasanın hedefi haline gelirken, diğer yandan da insan türü hem geleneğin savunucuları için
hem de modern bir toplum inşa etmek isteyenler açısından sağaltıcı bir ocak olarak görülmeye
devam edildi. Ailenin bu paradoksal yapısı, hem geleceğe yönelik toplum tasavvurunda
düzenin hem de eleştirilere hedef olan “düzensizliğin” taşıyıcısı olmasında, bir taraftan
laikleşirken diğer yandan en azından bazı çevrelerce daha da kutsallaşmasında de kolayca
görülebilir (Tipton, 2005: 1). Şu halde günümüzde geçerli olan çekirdek aile yapısında bile,
ailenin geniş akraba ve hısım çevresiyle ilişkilerini devam ettirdikleri ve bir bakıma geniş
aileye doğru açılım içinde oldukları görülmektedir. Geleneksel aile biçimlerinden çok farklı
olmasına rağmen, farklı anlayışlara sahip olan insanların sorumluluk ve paylaşmayı gerektiren
uzun süreli birliktelikleri tercih edilir bulmaları ailenin insan fıtratı ile ilgili bir durum
olduğunu ortaya koymaktadır.
Toplumsal bir kurumda meydana gelen değişimlerin, dönüşümlerin getirdiği bir takım
avantajlar ev dezavantajlar vardır. Modern dönemlerde ailenin yapısında meydana gelen
dönüşümler, ıslahatlar toplumdaki bazı kesimlere yük olarak yansırken bazı kesimlerin de
çıkarlarına hizmet etti. Bu değişim ve dönüşümlerin sebeplerini doğru tespit edebilmek için
toplumun hangi kesimlere yük getirdiği ve kimlerin değirmenlerine su taşıdığı konusunun
araştırılıp ortaya konulması gerekir.
Batı düşüncesi içinde feminist hareketin yükselişi ile birlikte aile karşıtı görüşler ve
anlayışlar ortaya çıkmış ve aile özellikle cinsiyetçi ideolojinin temsilcileri tarafından “birey
karşıtı” ve “kadın karşıtı” ve ortadan kaldırılması gereken eski bir bir yapı olarak
gösterilmişse de, toplumun temel yapıtaşı olarak aile varlığını sürdürmüştür. Ailenin doğal ve
evrensel bir yapı arzetmesi ve toplumun varlığının devamını sağlayan bir kurum olması
sebebiyle, ailede meydana gelen değişim onun varlığına olan ihtiyacı ortadan
kaldırmamaktadır. Bu sebeple ailenin bundan sonra da varlığını sürdüreceği açıktır. Buna
rağmen bu gerçek bizi aileye yönelik ortaya çıkan tehditleri ev yaşanan sorunları görmemize

engel değildir. Önemli olan, yarınlarımızı emanet edeceğimiz çocuklarımızı daha şahsiyetli,
değerlerimize sahip çıkan bireyler olarak yetişmelerini sağlayan aile ortamları oluşturmaktır.
Aile en az kendisi kadar önemli olan şeyleri feda ederek korunabilecek, sürdürülebilecek
bir statik her durumda ve zamanda aynı kalan bir kurum değildir. Geleneği koruyan bir kurum
olarak ailenin kutsallaştırılması doğru bir tutum değildir. Ailenin kutsallaştırılması aileyle
ilgili yaşanılan sorunların doğru bir şekilde teşhis edilmesine ve uygun çözümler bulunmasına
engel olabilir. İslam’ın ilk dönemlerinde de dağılan ya da sorun yaşayan ailelerin olduğunu
görüyoruz. Ailenin korunması pahasına aile içindeki bireylerin zulüm görmesine razı olmak
dinin özüne uygun bir yaklaşım olamaz. Aile neticede, insan yetiştirmek için, insanın onurlu
ve şerefli bir şekilde varlığını sürdürmesi özgür ve şahsiyetli hür bir mü’min ve mü’mine
olması ve üretken bir şekilde toplumda yer alması için ve katılması için vardır. Toplumun
bireylerine değerleri ve erdemleri yerleştirmek için var olan ailenin kendi içinde erdemsiz,
değersiz bir ortama dönüşmesi ailenin varlığını da anlamsız hale getirecektir. Aile
kurumundan beklenen şey, aileye dahil olan her bireyin ailenin sağlamış olduğu sevginin,
rahmetin, adalet, cesaret , sevgi, bilgelik gibi erdemli davranışların kuşattığı ortamda Allah’ın
hür kıldığı bir kul olarak, evren içinde ontolojik konumunun farkına varması, kendi
şahsiyetinin geliştirebilmesi, ve toplum içinde kendi yeteneklerini kullanabilecek hale gelmesi
hem doğal çevre ile hem de toplumsal çevre ile sağlıklı iletişim kurabilecek hale gelmesidir.
İslam düşüncesinde aile konusunun farklı açılardan İslam hukuku (fıkıh) ve ahlak ile ilgili
eserlerde ele alındığını görüyoruz. Ancak bugün İslam fıkhı alanındaki çalışmaların günümüz
Müslüman toplumlarının ve ailenin yaşadığı sorunlarının doğasını anlayabilecek (tefakkuh) ve
bunlara uygun çözümler getirebilecek durumda olduğunu söylemek zordur. Bu sebeple
öncelikle, İslam fıkhının yapısını ve bugün içinde bulunduğu durumu ve Müslüman
toplumların aile ile ilgili yaşamış olduğu sorunlarla baş edebilmesi için yeni, diğer bilgi
alanlarıyla işbirliği içinde dinamik bir fıkıh anlayışına nasıl ulaşabileceğimizi tartışmamız
gerekir. Belirtmem gerekir ki bu konuda daha önce yapılan çalışmalar gerçekten çok kıymetli
olmasına rağmen, inançlara bağlı bir hayat tarzının topyekun saldırı altında olması, saldırılar
karşısında belli savunma stratejileri geliştirmeyi gerekli kıldığı görülmektedir. Burada
kastettiğim şey şüphesiz, bireye, çocuğa, insana, kadına, erkeğe bakış ile ilgili tartışmalardan
bir kısmının ötelenmesi ve önceliğin, bizzat aileye verilmiş olmasıdır. Çünkü böyle
düşününler, ailenin dağılması ya da varlığı hissedilmeyecek hale gelmesiyle birlikte ne
tartışılacak ‘birey’in, ne de kadın ve erkek olarak ayrılan cinsiyetlerin kalmayacağına
inanmaktadır. Bu sebeple öncelikle tartışılması ve korunması gereken şey ailenin varlığıdır.
Bu tutumun ne kadar doğru olduğu tartışmalı olduğu açık olsa da bugün ailenin risk altında
olduğu ve daha fazla savunmayı gerekli kıldığı ortadadır. Böyle olsa da dünyanın her yerinde
hem çoğunluğun Müslüman olduğu ülkelerde hem de Müslümanların azınlık olarak
bulunduğu ülkelerde Müslüman ailelerin yaşadıkları sorunlar ilgili zihinlerdeki algıların
zayıflamasına yol açtığı ve dolayısıyla ailenin hem içeriden hem de dışarıdan gelen
tehlikelerle de karşı karşıya kaldığı ortadadır. Bir yandan aile savunma hattımızı pekiştirirken
diğer yandan da geleneksel fıkhın üretmiş olduğu çözümlerin İslam düşüncesinin
derinliklerine uzanan temellerini tespit etmemiz ve Kur’an ve sünnetin ruhuna uygun, insanın
yaratılış hikmetini esas alan çözümler bulmamız gereklidir. Bu sebeple bu yazıda fıkıh fakih

ve İslam düşüncesinde ailenin varlık hikmetini ele alacağım. Klasik fıkıh metinlerinde genel
olarak ailenin nasıl ele alındığını irdeledikten sonra , İslam düşüncesinde özellikle ahlak
metinlerinde ailenin nasıl bir konuma yerleştirildiğini ve ailenin varlık hikmetinin nasıl
açıklandığını gündeme getireceğim. Ayrıca kadim dönemlerdeki ailenin yapısı ile modern
dönemlerdeki ailenin yapısı arasında bir karşılaştırma yapmanın da konunun daha iyi
anlaşılması için elzem olduğunu düşündüğümü burada belirtmem gerekir.
Her ne kadar son dönemlerdeki tartışmada aile geleneğin en önemli taşıyıcısı olarak
algılanıyorsa da modern toplumun merkezinde aile hayatı yer almaktadır. İlerlemeci anlayışı
sahip birçok düşünür açıkça bu görüşü savunmuşlardır. Çünkü yasal bir kategori olarak aile
idari müdaheleye tabi ve en başta 20. Yüzyıldaki doğum kontrolü projelerinde modern-ulus
devleti yönetiminin bir parçasıdır. Dolayısıyla aileyi savunmak aileden bahsetmek, sadece
geleneği ya da dini değerleri savunanlara mahsus bir özellik değildir. Aile geleneksel değerler
kadar modern değerlerin de taşıyıcısı olabilmektedir.Buna rağmen ailenin Batıda modern
hayatın dayatmış olduğu değişimlere dayanıklılığı da zaman zaman tartışma konusu
edilmektedir. Bir asır önce Friedrich Nietzsche, Batıda ailenin kaderi ile ilgili meşum bir
öngörüde bulunuyor ve aslında modern ailenin Batıdaki örgütlü toplumun son evresi
olduğunu iddia ediyordu. Çünkü Nietzsche’ye göre Batı geçmişten günümüze, toplumu her
binyılda küçülen birimler içinde örgütleyip yönetmiştir. İki binyıl önce antik dönemlerde
Yahudiler, Yunanlılar ve Romalılar insanları, polis ve imparatorluk içinde bir araya
getirmişlerdi. Geçen bin yılda ise, kabileler ve klanlar sosyal hayatta yönetim biçimi olarak
ortaya çıktı. İçinde bulunduğumuz bin yıl ise evlilik ve aile Batı kültürünün temelinde yer
almıştır. Ancak Nietzsche bunun uzun sürmeyeceği öngörüsünde bulunur; zira ona göre
yirminci yüzyıl içinde aile yavaş yavaş bireylerin gelişigüzel bir arada oldukları ve müşterek
bencil arzularının peşinde, aile, Kilise, devlet ve sivil cemaat yapılarını ve getirmiş olduğu
sınırlamaları reddeden kimselerin tesadüfi bağlarla birbirlerine bağlandıkları bir yığın
derekesine inecektir. Nietzsche, ‘işlenmemiş ham bireyler’in, önümüzdeki binyılın normu
olduğunu ve mücadele edilmesi gereken düşmanı olarak karşımıza çıkacaklarını ileri sürer (
Witte Jr. , 2005: 244). Günümüzde aile ile ilgili ciddi sorunlar olsa da aile toplumları ayakta
tutan en temel unsur olmaya devam edecektir. Ailenin şu ya da bu biçimde dönüşüm
geçireceğini söylemek mümkünse de Nietsche’nin bu meş’um öngörülerinin gerçekleşeceğini
söylemek zordur.
18. Yüzyıllara gelinceye kadar sözlüklerde bugün kullandığımız anlamda ‘aile’ sözcüğüne
rastlamak zordur (Tallal 2016: 271). Arapça’da aile için kullanılan üsre kelimesi oldukça
sınırlı bir anlama sahiptir ve kabile ya da baba tarafından akrabalar anlamına gelmektedir.
Kur’anda geçen eh-li (beyt) ise daha geniş ve farklı çağrışımlara sahiptir. Birkaç kardeşin aynı
evi paylaştığı eşyaları, toprağı ve hayvanları bir arada kullandıklarını görüyoruz (Tallal 2016:
272). Geçmiş dönemlerde aile daha kalabalık üyelerden oluşmakta ve daha geniş bir
çerçeveyi ifade etmekteydi. 19 yüzyıla geldiğimizde ailenin anlamının belirginleştiğini ve
günlük dilde kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Bu dönemde modern ulus devletin
toplumu daha rasyonel bir şekilde yönetmesinin ve şekillendirmesinin bir aracı olarak
tasarlanmıştır. Dolayısıyla biçim olarak değişse bile aileyi modernin karşısında geleneğin
korunduğu bir yapı olarak sunulması doğru değildir. Belki geleneksel aile biçimleri ve

modern aile biçimleri vardır. Hatta bunların bile her zaman iki biçimde ortaya çıkmadığı ve
her iki alanda da farklı tonlarda göründüğünü söyleyebiliriz.
Modern hayat biçimini temsil eden çekirdek aile dediğimiz şey, köy cematinde ve daha da
önemlisi kendi toplumsal ve ekonomik çevrelerini oluşturan geniş aileden tasfiye edilmiş
kimselerden oluşur. Geniş ailede ekonomik ilişkilerden ve toplumsal sorumluluklardan oluşan
bir ağ bu ailelerin mensuplarını ebeveynlerine, kız ve erkek kardeşlerine ve hısımlarına
bağlıyordu. Geniş ailede, ailenin yaşadığı en zor sorunlar bile daha az yara ile atlatılabilirken
çekirdek ailenin uzak mesafede oluşması bu bağları zayıflattı ve hayatın zorluklarına karşı,
aile, daha sınırlı sayıda bireyle mücadele vermek durumunda bıraktı. Bu bağın kopması aileyi
ve ailenin bireylerini daha fazla sosyal yalnızlığın içine itti.
Aile modern Batı toplumunun merkezinde bulunmasına rağmen aile ile ilgili geleneksel
norm ve biçimlerin de büyük sorunlarla karşılaştığını görüyoruz. Kürtaj, sadece annenin
yetiştirmek zorunda kaldığı çocuklar ve boşanmalar ve evlenmeye karşı duyulan ilgisizlik ve
buna bağlı olarak çocukların yaşadığı çeşitli psiko-sosyal sorunlar ve toplumun karşılaştığı
sorunlar, anne ve babanın yaşadığı cinsiyetinden kaynaklanan sorunlar bunlardan bazılarıdır.
İnsanların, evlerinde ya da dışarıda sosyal kültürel etkinliklerde, dini ibadet ve dua
etkinliklerinde daha fazla vakit geçirmek yerine, evden uzakta çalışmak zorunda kalmaları da
ailenin modern dönemlerde yaşadığı en önemli sorunlar arasında yer alır.
Aile ile ilgili özellikle son dönemlerde ortaya çıkan ve sadece aileyi değil toplum hayatının
tümünü tehdit eden tehlikelerden biri de, geleneksel aile anlayışı dışında kurulan birliktelikler
, hemcins evliliklerinin giderek meşrulaştırılma çabaları ve gayr-i meşru birliktelik
biçimlerinin yaygınlaşmasıdır. Daha önce bu türden yaşam tarzları ancak sınırlı sayıda insan
tarafından savunulurken bugün, daha fazla insan tarafından bilinmekte ve adeta propogandaya
dönüşmektedir. Uluslararası kuruluşlar ve uluslararası sözleşmeler adeta bu tür birlikteliklerle
ilgili yeni kavramları tedavüle sürerek , psikolojik ve yasal zeminler oluşturarak koruma
kalkanı temin etmekte ve konuya karşı insanların zihinlerindeki olumsuz bakış açılarını
yumuşatmayı hedeflemektedir. Cinsiyetçi bakış açısı, toplumdaki şiddet olaylarını kadın
cinsine yönelik sistemli bir kırım gibi göstermek suretiyle belli bir cinse yönelik olumsuz algı
oluşturmakta ve birbirlerinin velisi olan ve Kur’an’ın tabiriyle birbirlerinin elbiseleri olan
kadın ve erkeği birbirlerine düşman etmektedir. Böyle bir bakış açısı artık aralarında
muhafazakar, dindar ve İslamcıların da bulunduğu birçok kesimden destek alabilmektedir.
Dolayısıyla bugün ailenin yaşadığı sorunlara daha öncekilerden oldukça farklı bir biçimde
tezahür etmektedir.

Fıkıh, Fakih ve Aile
Fıkıh kelimesinin sözlükte ve Kur’an ve hadislerdeki kullanımı itibarıyla , “bir şeyin
künhünü anlama, kavrama” anlamına geldiğini görüyoruz. Kur’an-ı Kerimde kelimenin
masdar ya da isim olarak değil de muzari fiil olarak kullanılmasına istinaden, fıkıh
kelimesinde bulunan “anlama” ve kavrama” özelliğinin süreklilik arz ettiği ve bunun hem
genel olarak evrendeki ve Kurân’daki ayetlere, varlığa dinamik ve sürekli yenilenen bir bakış

açısını ve anlama edimini gerekli kıldığını söyleyebiliriz. Fıkıh aslında geçmişte üretilen
bilgiler değil (elbette bunlar da önemli), belli evrensel doğrulara dayanarak dini alan da dahil
her alanda yeni bilgiler üretmek ve yani yaklaşımlar ortaya koymaktır (Beşer, 2006: 35).
“Her fırkadan bir grup insan, dinde tefakkuh için çıkmalı değil mi?” (Tevbe 9/122) ayetinden
açıkça anlaşılan şey, dinin naslarıyla ilgili sahip oldukları zihinsel kabiliyetler ve anlama ,
gözlemleme, kestirme gibi yetenekleriyle yorum ve çıkarsama yapan kimselerin her zaman ve
her durumda bulunmasının gereğidir. Tefakkuh her alanda önemlidir ancak din söz konusu
olduğunda daha da önemlidir. Din hayattan kopuk değildir; aksine hayata dair her şeyle
ilgilidir. Çünkü “ed-Dîn” insanın dünya yaşantısında doğru yolu bulması için temel tembihleri
ve telkinleri içerir. Din olmadan, dünya hayatının her alanı ve insanın özellikle ahlaki bir
anlama sahip olan eylemleri gerekli bilinçsel/gâî yönlendirmelerden mahrum kalacaktır.
Kur’an-ı Kerim’de fıkh (anlama) ile ilgili şu ayetler oldukça düşündürücüdür:
“İnanmıyorlar, çünkü anlamıyorlar” (Enfâl 8/65).
“De ki, eğer anlasanız Cehennem ateşinin daha şiddetli olduğunu bilirsiniz” (Tevbe 9/81).
“Anlamayan bir millet olmaları sebebiyle Allah onların kalplerini saptırdı” (Tevbe 9127).
“Her şey Allah’ı tespih ediyor, ancak siz onların tespihini anlamıyorsunuz” (İsrâ 17/44).
“Musa dedi ki, Ya Rab! Dilimin bağını çöz ki, dediğimi anlasınlar” (Tâ-Hâ 20/25).
Bu ayetler Allah’ın yaratmış olduğu alemde aslında her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu
ve bunların da Yaratıcı ile dinamik bir ilişki içinde olduklarını göstermektedir. İnsanın bunu
anlaması ve eylemlerinde de bu durumu göz önünde bulundurması önemlidir. İnsanın dini ve
dünyayı doğru anlayabilmesi doğru tefakkuh edebilmesine ve en azından toplumda sürekli
olarak tefakkuh edenlerin bulunmasına bağlıdır. Son ayet özellikle fıkhın ve fakihin durumu
ile ilgili çok daha anlamlıdır. Hz. Musa’nın Allah’tan “dilindeki bağı çözmesini” istemesi;
insanın hem şeyleri nasıl ise o şekilde anlatabilecek hem de bu yapıya uygun eylemin ne
olduğunu anlatacak bir söylem bulmasına bağlıdır. Bu söylemi bulmak, insanın kendi
çabasıyla başlasa da, sadece bununla doğru bir şekilde neticelenecek bir şey değildir. Peki
fakih bu söylemi nasıl kazanacak? Fakih her şeyden önce, “O’nun gören gözü, işiten kulağı,
yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili” haline gelmelidir. Bu insanın fakihin ilahi
hikmete tam olarak âşina olması anlamına gelir. Diğer yandan, bu söylemi edinebilmesi
tarihteki anlama-sistemleştirme örneklerine (mezhepler, felsefî, kelâmî ve ahlakî, irfânî-
tasavvufî eserler ve ekoller)ve günümüzdeki bilimsel ve entelektüel çalışmaların temel
yapısını kavraması gerekir. Fıkhın ve fakihin aile ile ilgili yaşadığımız sorunlara çözüm
getirebilmesi böyle bir donanıma sahip olmasına bağlıdır.
Farabi fıkıh bilginini “dinin kurucusunun açıkça belirtmiş olduğu inanç ve fiilleri doğru
olarak kabul edip bunları hareket noktası olarak alacağını ve sonra da bunların gerektirdiği
sonuçları çıkaracağını söyler. Farabi’nin bu durumda fıkıh ilmini, hakkında açıkça hüküm
verilen şeylere bakarak ve bunlara benzeterek hakkında açıkça hüküm verilmeyen şeylerle
ilgili sonuçlar çıkarmak olarak anladığını söyleyebiliriz. (Farabi, 1999:99). İbn Haldun ise
naklî ve vaz’î bilimlerin konusunu genel olarak “şer’î şeyler” olarak tanımlamakta ve şer’î

şeyler, şer’î malzeme içinde ise “inançlarla ilgili unsurlar ve hükümler”le, “fiillerle ilgili
unsurlar ve hükümler”i birbirinden ayırmaktadır. İnançlarla ilgili hususlar, kelamın, fiillerle,
amellerle ilgili unsurlar veya hükümler ise iki ayrı ilmin konusunu oluşturmaktadır (İbn
Haldun, 1982: I: 437-438). Ancak İbn Haldun burada özellikle konumuz açısından
önemsenmesi gereken bir hususa dikkat çeker. Fiiller ve amellerin de, zahiri ve batınî olarak
ikiye ayrılması gerekir ki bunlar da yukarıda dikkat çekildiği üzere iki ayrı disiplinin inceleme
alanına girer. Zahiri fiiller ve ameller, İbn Haldun’a göre ibadetler, adetler ve muamelattan
ibarettir. Batınî fiiler ve ameller ise daha çok, Müslümanların ibadetlerine ve davranışlarına
yön veren kalbî imana ait duygular anlamına gelmektedir. İkinciler daha çok tasavvufun
konusuna girmektedir. (İbn Haldun, 1958; 5-8).
Fıkıh kelimesi Kur’anı ve hadisi lafzen anlamak ve ondan hukukî-fıkhî hükümler çıkarmak
için gerekli dilsel ve ilmî donanımlara sahip olmaktan daha fazla bir anlama sahiptir. İslam
medeniyeti ve İslam kültürü uyumlu bir bütünden oluşmaktadır. Dolayısıyla fıkıh ilmi de
böyle bir atmosferi oluşturan unsurlardan biridir; ancak bu atmosferi oluşturan diğer
unsurlardan bağımsız olarak değerlendirilemez. Fakih ise böyle bir atmosfer içinde fetva
veren İslami nasslardan hüküm istinbat eden kimsedir. Fakihler resmi olarak felsefe, kelam,
toplum felsefesi, insanbilim gibi ilimlerle iştigal etmemiş olsa bile, İslam medeniyeti ve
kültürünün oluşturduğu bir ortamda fetva verdikleri için dolaylı yoldan diğer ilimler gibi bu
ilimlerin de etkilediği bir ortamda fetva veriyor ve fıkıh ilmiyle iştigal ediyorlardı (Şebüsterî,
1379: 44). Toplumsal, siyasi ve ekonomik meseleler, fakihin dünya görüşü ve ideolojisi,
insan, toplum, adalet, hak, siyaset, ekonomi, sanat, akıl, evren, ilim ahlak ve genel olarak
medeniyet anlayışı onun istinbat etmesinde ve fetva vermesi üzerinde etkili olmuştur. Kaldı
ki belli bir dönemden sonra ilmî disiplinler kendi aralarında sentez oluşturmuşlardı ve birçok
alim aklî ilimler de dahil olmak üzere birçok ilmî disiplin alanında müktesebât sahibi idi.
Elbette her fakihin kendine özgü bir tarzı, algısı anlayışı ve yorum biçimi de vardı.
Dolayısıyla fakihlerin, çinde fetava verdikleri düşünsel ortamı, zihni arka planı, dayandıkları
felsefî temeli ve bilinç düzeylerini anlamadan ortaya koymuş oldukları fetvayı anlamamız
mümkün değildir.
Fakih vermiş olduğu bir hükmün, genel geçer bir hüküm olduğunu söylediğinde, bu hükme
temel teşkil eden şeyin “sabit” değişmez bir şey olduğunu göstermek durumundadır. Başka bir
ifade ile fakih bu hükmün “değişmez tekvini ve doğal” bir temele dayandığını göstermesi
gerekir. Bu hükmü vermedeki amacın, birey ya da toplumla alakalı doğal düzeni korumak
olduğunu göstermesi gerekir. Fakih bunu ortaya koyamadığında, bir hükmün tüm zamanlar ve
mekanlar için genel geçer olduğu iddiası ilmî dayanaktan yoksun kalmış olacaktır (Şebüsterî,
1379: 48). Sabit olan hükümler, insan ve toplum hayatının evrensel olan yönlerine dayanmış
olması gerekir. İnsanın dünyasına yabancı olan bir fakih, hangi hükmün ebedi-sabit olacağını
hangi hükmün değişken olacağını;hangi hükmün aslî, hangi hükmün fer’î olacağını bilemez.
Haliyle o, hükümlerin bütünün oluşturduğu düzenin ne olduğunu ve bunun hedefinin ne
olduğunu ve bu düzenden nasıl istifade edileceğini de bilemeyecektir.
Geçmişte fakihler kendi zamanlarının cari ilim ve dünya görüşlerine uygun olarak insan
konusunda bazı temel görüşlere sahiptiler ve buna uygun olarak da bir hükmün sabit ve ebedî
olup olmadığına karar verdiler. O günkü anlayışlarına göre bu ebedî hükmün dayandığı doğal

bir düzen vardır. Dolayısıyla vermiş oldukları fetva kendi içinde tutarlı idi. Günümüz fakihleri
de, ne hüküm çıkarma konusunda insan hayatının dayanmış olduğu doğal düzeni tespit
konusunda da geçmişin mukallidi olamazlar. Bugün artık insanın dünyasını, toplumsal
gerçekliği tanımak için var olan ilimleri bilmeden bir insanın fıkhî hükümler çıkarması
mümkün değildir. Fakih sadece, fıkıh metodolojiyi ve geçmişteki fakihlerin sorunlara
getirdiği çözümleri bilen kimse değildir. Fakih, Kur’anın anlam dünyasına Peygamberin
sünnetinin anlam dünyasına nüfuz etmiş bir şekilde, geçmişteki birikimlerden faydalanarak
ailedeki değişimleri anlamak suretiyle ailenin ve aile bireylerinin yaşadığı sorunlara çözümler
teklif etmesi gerekir. Dolayısıyla Müslüman fakihlerin, uzmanlaştığı alana uygun olarak
felsefe ve kelam yanında sosyoloji ve psikoloji, biyoloji matematik vs gibi ilim dallarıyla
ilişki içinde ailenin yaşadığı sorunlara çözümler üretmesi beklenir.
Bugün fakihlerimiz insan bilimlerinden felsefî bilimlere karşı tavır alırsa, bir hukuk
felsefemiz ve ahlak felsefemizin ve siyaset felsefemizin iktisat felsefemizin olması mümkün
olmayacaktır. Bu alanda insanı tatmin eden ve savunulabilir teoriler geliştirmeden evrensel ve
ebedî değerlerden bahsetmek ve uluslararası mahfillere ulaşmak mümkün müdür?
Fıkıh, geleneğin korunmasında çok önemli bir rol icra etmektedir. Bunu kabul ediyorum
ancak İslam fıkhının kendini aşan birtakım temel ilkelere dayandığını görmezden gelmek,
bizim vücudumuzda dolaşan kanın kalbimizden geldiğini ve kanın burada temizlendiğinin
farkında olmamak gibidir. Geçmişteki usülcülermiz buna aşina idi. Önemli olan bugün bu
ilkeleri tekrar ortaya koymak ve fıkhın düşünsel irfani temellerine aşina olmak gerekmekte bu
şekilde, evlenmenin insanın yeryüzündeki duruşunda nereye denk geldiğinin, ailenin
hikmetinin farkında olarak aile konusunda ortaya çıkan sorunlara çözümler getirmek
gerektiğine düşünüyorum. Kadının ve erkeğin mirasta vb durumlardaki konumlarına dair bazı
sosyolojik açıklamalar getirilmeye çalışılsa da bunların derinlikli hikmete dayalı açıklamalar
olduğunu söylemek zordur.

DEVEM EDECEK 

Güncelleme Tarihi: 01 Mayıs 2021, 14:18

Ali Rıza Altan

YORUM EKLE