Prof.Dr.Mehmet Öcal Oğuz Yazdı! " Toprak!.."

Sözlükler, doğal kütlelerin kırılıp ufalması ve bunların çürümüş organik kalıntılarla karışmasıyla oluşan, bitkilerin yetişmesine ve canlıların yaşamasına ortam sağlayan yer kabuğu yüzeyi diye tanımlıyor. Arapçası “türab” ile Farsçası “hâk” da edebî eserlerimizde ve yazılı metinlerimizde karşımıza çıkıyor. Toprağın cinsine göre kireçlisi, killisi, kumlusu, taşlısı, tuzlusu, humuslusu; rengine göre karası, bozu, kızılı, sarısı var. Atalar her ne kadar “ineğin sarısı, toprağın karası” dese de toprağın her türlüsünün ayrı bir bitki örtüsü ve verimliliği var; yeter ki ot bitmez çöl olmasın.

Prof.Dr.Mehmet Öcal Oğuz Yazdı! " Toprak!.."

TOPRAK…

Sözlükler, doğal kütlelerin kırılıp ufalması ve bunların çürümüş organik kalıntılarla karışmasıyla oluşan, bitkilerin yetişmesine ve canlıların yaşamasına ortam sağlayan yer kabuğu yüzeyi diye tanımlıyor. Arapçası “türab” ile Farsçası “hâk” da edebî eserlerimizde ve yazılı metinlerimizde karşımıza çıkıyor.

Toprağın cinsine göre kireçlisi, killisi, kumlusu, taşlısı, tuzlusu, humuslusu; rengine göre karası, bozu, kızılı, sarısı var. Atalar her ne kadar “ineğin sarısı, toprağın karası” dese de toprağın her türlüsünün ayrı bir bitki örtüsü ve verimliliği var; yeter ki ot bitmez çöl olmasın.

Toprağın Atatürk'ün "ağaçsız toprak vatan değildir" sözüne ve Nazım’ın “dörtnala gelip uzak Asya'dan/Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan/bu memleket bizim” mısralarına yansıdığı gibi “vatan”, “memleket”, “ülke”, “devlet” anlamı da vardır. Bunun içindir ki Mete Han, “barış için bana ait olanı isteyin vereyim ama toprak devletin temelidir, onu vermeye yetkim yoktur” der. Oysa Mete Han’ın yolundan gitmeyen Uygur Kağanı “değersiz bir toprak parçası” diyerek kutlu kayayı Çin’e vermek suretiyle milletinin büyük felaketine ve nihayetinde ata yurtlarından göçüne sebep olur.

Bu ibretlik ve mitolojik anlatımlardan bin yıllar sonra Türk devletine hükümdar olan II. Abdülhamit Han, “bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan benim değil milletimindir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Kanla alınmıştır, kanla verilir.” diyerek Mete Han’ın yolundan gider.

Mete Han ve Abdülhamit Han’da sembolleşen bu fikri, Mithat Cemal “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/toprak eğer üstünde ölen varsa vatandır”; Mehmet Akif, “ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker” mısralarıyla şiirin ölümsüz anıtlarına dönüştürür.

Belki de bu nedenledir ki toprağın vatan oluşunun kanıtı olarak “ata mezarları” gösterilir. Süleyman Nazif “dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak” derken Gabriel Garcia Marquez’in “oturduğu toprakların altında ölüleri olmayanlar o toprağın insanı değildir” demesi, konunun evrensel boyutuna işaret eder. Akif’in “bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı/düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” mısralarına yansıyan da aynı duygudur.

Yunus Emre’nin “hor bakma sen toprağa toprakta neler yatar/hani bunca evliya yüz bin peygamber yatar” mısraları, insanlığın bilinen ve bilinmeyen tarihini özetlerken toprağa gösterilmesi gereken özene başka bir pencere aralar.

Mehmet Emin’in diller pelesengi “bırak beni haykırayım susarsam sen matem et/unutma ki şairleri haykırmayan bir millet/sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir” mısralarına yansıdığı gibi Türkçede ölüm, binlerce yıllık geleneğe işaret eden “toprak olmak”, “toprağa karışmak” veya “toprağa girmek” deyimleriyle anlatılır.

Anadolu’da “kız istemek” ve “kız vermek” deyimleri, evliliği ve yuva kurmayı anlatır. Aynı kültür, “topraktan geldik toprağa döneceğiz” tevekkülü içinde ölümü de sevgiliye kavuşmak olarak yorumlar ve “defin” işlemini “toprağa vermek” deyimiyle ifade eder.

Türk şiirinde “toprak altı” da “toprak üstü” kadar değerli ve imaj yüklüdür. Yunus’un “ölümden ne korkarsın/korka ebedî varsın” mısralarına yansıyan inanç ve geleneğin izinden giden Cahit Sıtkı “kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini” veya Yozgat Sürmelisi “ölüp de kabire girdiğim zaman/ben susayım kemiklerim söylesin” mısralarını söyleyebilmektedir. Türk şiir ikliminin görkemli şairi Fuzuli ise “dest-bûsi ârzusiyle ger ölsem dostlar/kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su” mısralarıyla sevgiliye kavuşmayı mezarının toprağından yapılan testinin sevgilinin dudağına değmesi olarak anlatır.

İster klasik, pop, halk, isterse arabesk olsun günümüz türküsü şayet geleneğe bağlıysa Ferdi Tayfur’un “toprak olur taş olurum/yolunda yoldaş olurum/istersen gardaş olurum/merak etme sen” dediği gibi sevgili uğruna toprak olur ama “ya benimsin ya toprağın” diyen caniliği aklına bile getirmez.

Yunus genç ölümlerini “acırım yiğit iken ölenlere/göğ ekini biçmiş gibi” mısralarıyla üzülürken, halk “sıralı ölüm” dilerken ve Dede Korkut “üç otuz on yaş” derken, dilimiz yaşlı insanı “olgun meyve” olarak betimler ve “toprağa bakmak” veya “toprak çekmek” deyimlerini “üç gün yatak, dördüncü gün toprak” duasıyla birlikte kullanır.

Hıristiyan kültüründe “toprağı bol olsun” duasıyla öbür tarafa gönderilenlerin “zombi” olarak dönüşünde veya bizim kültürümüzdeki mezarından hortlama anlatılarında dile gelen “toprak kabul etmemiş” sözünde, toprağın her şeyi ve herkesi kabul eden engin hoşgörü ve tahammül sınırlarının aşıldığı durumlar efsaneleşir.

Mevlana’nın “tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol” öğüdüne veya Yunus Emre’nin “benim yüzüm yerde gerek bana rahmet yerden yağar” mısralarına yansıdığı şekilde kültürümüzde toprak, “başlar başaklara benzer, doldukça eğilirler” sözünde veya “yüzü yerde” deyiminde olduğu gibi dik başlılığın değil, tevazu ve derinliğin sembolüdür.

Anadolu’da bahtsızlık “altın tutsa toprak olur” diye anlatılsa da evladın hayırlısı “avrat boşamayan, tarla satmayan” olarak tanımlanır. Bunun yanında şu ya da bu yolla çevresindeki toprakları ele geçirenler de hoş görülmez. Nitekim “toprak ağası” denilen böylesi “açgözlü” kimseler “gözünü toprak doyursun” kargışına uğrayabilirler. Tebrizli Şems’in “ne diye böbürleniyorsun, doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi” ve Seynani’nin “rızka sebep olan türab/gözlerine dolar bir gün” mısraları bu hırsa karşı

uyarı olsa gerektir.

Toprak, köylü için ekmek kapısıdır; “tarım reformu”, “köylüye toprak dağıtmak” sözleri veya “toprak işleyenin su kullananın” sloganı toprağın hakça bölüşümü üzerinedir. Ancak “yeni toprak ağaları” ortaya çıktıkça ve toprağını “peynirli dürüm” olarak ifade edilen “öldüm fiyatına” satanlar görüldükçe ataların “bir avuç altının olacağına bir avuç toprağın olsun” öğüdüne pek de kulak asılmadığı anlaşılıyor.

“Taşı toprağı altın” denilen İstanbul gibi büyük şehirlere veya Almanya gibi uzak memleketlere giden Anadolu insanının mütevazı dünyasında “toprağım” ifadesi “köylüm” kadar dar ve sıcak; “vatandaşım” kadar geniş ve kapsayıcıdır ve bu özlem yüklü kucaklaşma sırasında insan toprak, toprak insan oluverir.

Günümüzde ülkeden ülkeye seyahatin “toprak bastı parası” vardır. Öte yandan ölüm pahasına yapılan deniz seferlerinden, fırtınalardan kurtulup kıyıya ulaşmak “toprağa ayak basmak” olarak ifade edilir. Denizci için kızıl kum da, sarı çöl de olsa toprak, her zaman “kara”dır.

Mevlana’nın “Hak’tan bahar fermanı gelmedikçe, toprak sırrını açmaz” dediği gibi, halkın gözlemine ve takvimine göre kara kıştan yeşil bahara cemrelerin havaya, suya ve toprağa düşmesiyle ulaşılır. Böylece toprak kendi lisanınca dile gelir; kardelenlerle, çiğdemlerle, nevruzlarla “bahar geldi” diye müjde verir.

Yazın gelişi, toprağın canlanması, etrafa bolluk ve bereket saçması dilimize “toprak ana” sözünü kazandırmıştır. Bu bakış, on binlerce kilometre ötelerde “toprağım” diyebileceğimiz bir yakınlık yaratarak “ilkbaharda usul yürü, toprak ana hamiledir” diyen Kızılderili kültüründe karşınıza çıkar ve dünyayı böyle algılayan bir kültürün yok oluşu, Vahşi Batı filmleriyle gözünüzün önünden geçer.

Şeyh Edebali, “toprağın ekim zamanını bilen çiftçi başkasına danışmaz. Yeter ki toprağın tavda olduğunu bilsin” veya Anatole France “toprak da kadın gibidir; kendisine karşı ne sert, ne de çekingen davranılmasını ister” derken halkın “toprağın ilmi” dediği bin yıllara dayanan tarım birikimine işaret ederler. Nitekim “toprağı işleyen ekmeği dişler” atasözü de bu tecrübenin ifadesidir.

Toprak sevgisi Türk şiirinde belki de en güzel ifadelerinden birini, barışı ve kardeşliği “aynı topraktan geldik kardeşiz” diyen Âşık Veysel’de bulmuştur. Veysel, “dost dost diye nicesine sarıldım/benim sadık yârim kara topraktır” dedikten sonra “gün gelir Veysel’i bağrına basar” mısraı ile halkın “toprağa vermek” deyiminde ve Mevlana’nın “düğün gecesi” ifadesinde sembolleşen geleneğin izini sürer.

Duamız odur ki, bu fani dünyada hiç kimse kötülükleri yüzünden cenazesinde “iyi bilirdik” denmekte zorlanılan “toprak kabul etmez” türden kişilerden veya “ölünün arkasından konuşulmaz” düşüncesiyle “toprağına ağır gelmesin” denilerek adı anılanlardan olmasın!

Ali Rıza Altan

YORUM EKLE